Bin yılın Kur-an Tefsiri – Levh-i Mahfuz (Burak ÖZDEMİR)

Çocukken, aile adımızı taşıyan camiye gitmem konusunda gayet ısrarcı ve otoriterdi muhafazakâr babaannem.

Ona göre hiç olmazsa Cuma günleri namaz kılarak ibadet etmem, yaz tatillerinde de Kuran kurslarına katılarak İslâm Dini’ni öğrenmem gerekiyordu.

Nitekim onun dediği de oldu.

İlkokul öncesi yıllarımdan başlayarak ortaöğretimin sonuna kadar, belki Cuma Namazları sürekli olmadı ama her yaz tatilinde aksatmadan din ve Kuran kurslarına katıldım.

Düşünüyorum da… O zamanki idrakimle bana Cuma Namazlarını acele terk ettiren faktörün namaz öncesi verilen vaazlar olduğunu şimdi anlayabiliyorum… Çocuk aklımla bile, “Televizyon evlere girdi, ortalık namahrem kadın görüntüleriyle kirlenmekte, kim evine televizyon sokarsa bilsin ki Cehennem ateşiyle yıkanacak…” diye bağıran bir imam beni ikna etmekten uzaktı. Televizyon izliyordum ve yeni şeyler öğreniyordum, başka hayatlar görüyor, aklımın sınırları bir balon kabilinden genişliyordu. Nesi kötüydü bunun? Kadın görmek, kadın sesi duymak neden sorun oluyordu?

Ya Kuran kurslarındaki hocanın öğrettikleri! Ne yaparsan yap Cehennem’den kurtuluş yoktu. Neredeyse Cehennem’de yanmadan Cennet’e girebilme ihtimali de yoktu. Anaya babaya ‘of’ demek bile cayır cayır yanma sebebiydi. Oysa çocuktum ve bazen naz yapıyordum. Ya da arada derdimi anlatamıyordum da kızıyordum anneme. Ama bu onu çok sevmeme engel değildi ki. Böyle küçücük insanî tepkilerle bile yanacaksam, Allah, sırf Cehennem’de yakmak ve cezalandırmak için bizi yaratmış olmalıydı…

Bunlar o günkü çocuk tepkilerimdi. Bu gün düşüncelerim değişti elbet, Kuran’ın şeklî değil, ruhanî ve derin bir kitap olduğunu biliyor, İslâm Dini’ni de anlayabiliyorum.

İşte, elime Burak Özdemir’in Levh-i Mahfuz’unu alıp okumaya başladığım andan itibaren çocukluğumda algıladığım ‘dini’ düşündüm durdum.

Peşin söyleyeyim; bu eserde beni ikna etmeyen bölümler yok değil, var. Ancak ikna olmamam, ikna olmadığım konuları düşünememe de engel değil. Yani demem o ki, bir kitabın ikna etmeyip, ancak bunun yanında düşüncelere sevk etmesi önemli bir özellik, pek yabana atılmamalı. Kim bilir, belki milyarlarca farklı beyin milyarlarca farklı doğru yarattığı için kolay ikna olmak da tercih edilesi bir durum olmayabilir.

Levhi Mahfuz’un aklımı tırmıklayıp duran bölümlerine geçmeden evvel eserin kısa bir tanıtımını yapmamda fayda var.

Benim elimdeki Versiyon 2.0… Yani daha önce yayımlanmış ‘Tanrı’nın Doğum Günü’ adlı kitaba bu defa ‘İndigo Mehdi’ eklenmiş. Bu yüzden de çift yönlü okunulacak gayet kalın bir eser haline gelmiş. Ancak ben şimdilik yalnızca A yüzünü yani ‘Tanrı’nın Doğum Günü’ adlı ilk bölümü inceleyeceğim. B yüzü, “İndigo Mehdi’ daha sonra…

İç kapakta ki tanıtım yazısının içinde geçen “Bu kitap inançsız bir elden çıkmadır,” notu ilk durağım; son derece anlamlı buldum. Neden anlamlı? Çünkü bunun, yazarın sık sık dem vurup durduğu, Kuran’ın bütününe yayılmış ‘kriptolar‘ türünden algılanması gereken bir tabir olduğuna karar verdim. Yani demek istiyor ki; “Kuran’ın derinliğine inemeyip yalnızca yüzeysel anlamlarla eğitilip korkutularak ‘dizginlenebilecek’ kabiliyetteki insanlardan değilim… Bu yüzden hiçbir görüşün, hiçbir cemaatin etkisinde kalmadan tıpkı Kuran’ın emrettiği gibi ‘ferdi’ araştırmalarımın ürünüdür bu eser…”

Gelelim içeriğe.

Yazar ile Dona adını almış Tanrı’nın MSN konuşmaları biçiminde kurgulanmış bu eseri, yaşama dolayısıyla dine de düz mantıkla bakan, kalıpları olan insanların en baştan reddedeceğini söylememe gerek yok. Ancak Dona zaten peşin peşin, “Kuran düz bir duvar değil, kutsal bir tüneldir,” deyip “600 lü yıllardan dünyanın sonuna kadar geçerli olacak bir kaynak,” olduğunu da ekleyince benim gibi ‘inançsız’ kelimesinin kriptosuna hâkim olanları hemencecik ikna ediveriyor ve Kuran nere, MSN nere kolaycılığına düşürmüyor.

Eserde, Kuran’ın yüzeyselliğinden derinliğine inme mütalâası esnasında konuyla ilgili ayetlerin sıralanması ve irdelenmesi güçlü bir araştırmanın sonucu bu eserin ortaya çıktığı teziyle ilgili akıllarda şüphe bırakmıyor. Hatta yazarın Kuran ve ayet bilgisiyle ilgili bolca hayranlık uyandırıyor.

Tâbii söyleşi boyunca güncel konulara da değiniliyor ve bu esnada İslâm Dini’nin günümüz imajı da sorgulanıyor. Bu bölümler içinde bana en çok, ‘hah tamam!’ dedirten kısım, Google’da, İngilizce olarak İslâm-Mohammad ve İslâm-Bin Laden aramaları yaptırıldığında, ikinci şıkkın ilkinden daha fazla sayfada yer alıyor olmasıydı. Ve tam burada yazarın şu haykırması gayet etkileyici… “Dona inanmıyorum! İslâm, peygamberiyle değil bir teröristle birlikte anılır olmuş!”

Kafamı karıştıran yerlere gelince… Gerçi kitapta o kadar çok konu ve bunlara bağlı detaylar var ki, öyle tek bir okunuşta sindirilecek öğrenilecek şeyler değil. Bu yüzden her konuyu, her detayı burada incelemenin ve sonuç çıkarmanın imkânı yok. Bu yüzden tereddüde düştüğüm ve somut veriler bulamadığım kısımlardan seçtiği bir iki örnekle biraz kafa yormak istiyorum.

“Ruh bölündükçe azalmıyor anlaşılan. Bilgisayarda bir öğeyi kopyalamak gibi sonsuz sayıda kopyasını alabiliyorsun!” diyor yazar. Kâinatta algılanabilen yahut idrak edilemeyen bütün her şeyin ‘Tanrı’ da denen (ben bu kavramı pek sevmiyorum zira tarih boyu insanlığın üst tekâmüllerindeki bütün varlıklara tanrı denmiş) Yaratıcı Gücün parçaları olduğunu aklım ve mantığım hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde kabul ediyor. Dolayısıyla yazarın kendi düşüncesi biçiminde zikrettiği ‘ruhun bir öğe gibi kopyalanması’ durumu da mantıksız gelmiyor ancak bunla ilgili Kuran’dan yol gösterici bir ayet de ortaya konamayınca “Bin Yılın Kuran Tefsiri” adıyla ortaya çıkan Levh-i Mahfuz birden kişisel gelişim kitabı haline dönüşüveriyor. Bunun sakıncası var mı? Bana göre yok elbet, ancak kendisini Kuran Tefsiri okumaya hazırlamış bir insan için handikap doğurup soğutur mu korkusuna çekiliyorum. (Yazar başlıkla zekice oynayarak ‘Binyılın Kur-an Tefsıri’ demiş olsa da sonuç değişmiyor) Hani kriptopik anlamda ‘inançsız’ sayılan ben, bu kitabın inançlılar tarafından da okunmasını ve düşünmesini istediğim için tereddüde düşüveriyorum birden. Tâbii tam bu noktada Yazar, hitap ettiği kitlenin Kuran’ın derinliğine vakıf kitleler olduğunu iddia edebilir. O zaman da ben, keşke Levh-i Mahfuz yani Tefsir değil de Tanrı’nın Doğum Günü adında kişisel gelişim kitabı olarak kalsaydı diye düşünürüm. Zaten bu kalın kitap boyunca yaşadığım tüm korkuların altında yatan neden de bu… Yoksa bahsettiğim ruh konusunun peşinden gelen ‘Tampon Bellek’. ‘Ölüm Anı’. ‘Mevlana’ konuları son derece etkileyici ve düşündürücü olmasına rağmen Kuran’la ilişkilendirilememesi endişelerimi haklı çıkarıyor.

Ancak devamında bir ‘19’ konusu var ki, Kuran’da Müdessir suresinde “Onun üzerinde 19 var,” ayetinin mevcut tefsirlerde …”19 melek…” “… 19 muhafız…” “19 bekçi…” gibi ilavelendirildiği ve gerçek manasından saptırıldığını anlatıyor. Oysa bu ayeti anlayabilmenin yolunun Kuran’ın bütününe yayılmış 19 şifresinden geçtiğini belirterek akla ters gelmeyecek yaklaşımlarla sonuca gidiyor ve bu konuyu şöyle bitiriyor: “…Anadili Arapça olmayan ve Kuran’ın tercümelerini okumak zorunda kalan Müslüman Türkler, bu ayette Cehennem’in üzerinde 19 melek olduğunu okuyup geçmişlerdir.” Ben ikna oldum, peki Elmalılı Hamdi Yazır gibi ulema tefsirciler buna ne derdi merak ettim.

Ancak Kuran’da ki Hüruf-u Mukatta denilen iki üç harflik anahtar kelimelerin (örneğin; elif, lam, mim…) Kuran’ı Kabalalaştırma (Kabala; sayı gizemciliği ile Tevrat’ın gizli anlamını ele geçirme – örnek; 666 rakkamının harfsel karşılığı; www… Kabala’da 666 nın Şeytan’ı temsil ettiğini hatırlatayım) önlemi için konmuş şifreli metinler olduğu konusunda ikna olmadım. Ama hepten reddetmemi gerektirecek bilgi sahibi olmadığım için de düşüncelerimin içine saldım şimdilik.

Elbette bu kalın eser boyu ikna olduklarımla ikna olmadıklarımı sebepleriyle sıralama imkânım yok, zaten derdim de bu değil. Din ve Kuran âlimi olmadığım için yalnızca naçizane fikirlerimi paylaşmak arzusundayım fazlaca. Bu yüzden ilgi çekici birkaç örnek verdikten sonra asıl gayeme gelmek istiyorum. O da şu; bu eserin kesinlikle elde edilip okunması taraftarıyım ve benim gibi ikna olunsa da olunmasa da üzerinde düşünülmesi kafa patlatılması gereken onlarca konunun dimağları harekete geçirmesini istiyorum. Ve diyorum ki; her Müslüman’ın okuması gereken bir eser bu. Kızsa da, kabul etmese de okumalı… Yoksa İslâm Dini üzerinde düşünülmesi, araştırma yapılması dahası en doğruya yakının bulunması Kuran’ın emrettiği gibi fertler değil, reddettiği  ‘Aracılar’ tarafından yapılmaya devam edecek.

Tam da bu konuda Bakın Dona ne diyor; “Güç en güçlü mıknatıstır… Bu insanî bir reflekstir… Güç ortaya çıktığında ortalığa bir koku yayar ve güce tapınan insanlar bu kokunun kaynağına doğru ilerler. Bu anlamda İslâm ‘aroması’ 600’lü yıllardan itibaren koku alma duygusu güçlü insanlar için önemli bir cazibe merkezi oluşturmuştur… Gelenlerin azımsanmayacak bir yüzdesi dinin özüne değil yükselen trendine gelmişlerdir.” İslâm’ın engramlarından birisi de bu değil mi zaten! Kuran açıkça reddetmesine rağmen ne yazık ki cemaatler ve tarikatlar kendi ‘güç arzuları’ doğrultusunda toplumu parçalamayı başarmadılar mı? Sözkonusu esere verilecek tepkilere de bu durumu gözardı etmeden bakmakta fayda var. Sonuçta Kuran’ın ruhaniliği ve derinliğiyle anlaşılmasından rahatsızlık duyacak bir takım ‘Baronlar’,  kitabın özünü bir yana bırakıp cımbızlayarak çekip aldıkları cümlelerle saldırıya geçeceklerdir.

Son sözüm de yazar için olsun. 1974 yılında doğan Burak Özdemir kapsamlı araştırmaları ve Kuran’la ilgili derin bilgisiyle insanı kendine hayran bırakıyor. Yaşı bu kadar genç bir adamın bu birikime sahip olmasının sırrını bulmaya itiyor insanı ister istemez. Yoksa ‘ilahi’ deyip geçelim mi? Hani ben hep üst tekamüllerin ‘müdahalelerine’ inanır dururum, bir de bunları kitaplaştırırım ya…

About these ads

8 Yanıt to “Bin yılın Kur-an Tefsiri – Levh-i Mahfuz (Burak ÖZDEMİR)”

  1. [...] Bin yılın Kur-an Tefsiri – Levh-i Mahfuz (Burak ÖZDEMİR) September 2010 3 [...]

  2. Zeki Diyor ki:

    Merhaba arkadaşım,

    Bu makalede küçüklüğünden beri öğrendiklerine, geleneksel olarak anlatılan islamın iticiliğine değiniyorsun. Haklısın… ve:
    “İşte, elime Burak Özdemir’in Levh-i Mahfuz’unu alıp okumaya başladığım andan itibaren çocukluğumda algıladığım ‘dini’ düşündüm durdum.
    Peşin söyleyeyim; bu eserde beni ikna etmeyen bölümler yok değil, var. Ancak ikna olmamam, ikna olmadığım konuları düşünememe de engel değil. ”
    diyorsun.
    Gerçekten de, zamanla Kur’an’dan koparılıp, geleneksel hale gelmiş islamın veremediklerini bir yerde bulunca insan dikkat kesiliyor.
    Bahsettiğin kişinin, seni de hayrete düşüren kısa zamanda böyle derin ve karmaşık bilgilere ulaşmasının nasıl mümkün olduğunu açıklayayım:
    Aktüel dergisinde ki röportajda:
    “”2002′de, ‘Yıl2binyüz2′ diye bir kitap yazdım; 100 yıl sonra Türkiye’nin ve dünyanın halini anlatan fantastik bir bilim kurguydu. Yazmanın tadını aldıktan sonra bir ikilem yaşadım; reklamcılık ve yazarlık. Bu ikilemi yaşarken reiki ile tanıştım. Başka öğretileri de araştırdım. 2005-2006′da, eve kapandığım, kendimi dünyevi zevklerden uzaklaştırdığım bir dönem oldu. İç dünyamda birtakım şeyler yaşadım ve bu kitap çıktı” diye özetliyor”
    “”Tanrı’nın Doğum Günü.” Proje, yeryüzündeki Tanrı kavramını, iyi bir yeniden konumlandırmayla istenen yere getirmekti. Meditasyonlarda yaşadığım ilginç şeylerin bana verdiği güvenle buna soyundum.”
    demekte. Eğer bilirsen, “reiki” ve “Meditasyon”un ne olduğunu, çözersin bu sorunu.
    İslamı, sadece fizik değil, metafiziğiyle bir bütün olarak yaşanması olan tasavvuf, kişinin Allah ile irtibatını sağlar. Reiki, Meditasyon, yoga,..vb. İblisin, insanları bu hedeften uzaklaştırma teknikleriyle insanları meşgul etmesi, tasavvufi uygulamaları taklid etmesiyle mümkün oluyor. Mesela, zikir ve rabıta, tasavvufi uygulamalardır. Bunun karşılığında, meditasyonda OM (veya başka kelime), zikrin taklididir.
    İşte bu kişi meditasyonla, iblis veya onun yardımcılarından biriyle ÇOK SIKI irtibata geçmesiyle bu hale gelmiştir. O bunun farkında değil tabii.
    İblis ve cin taifesi, bizim gibi vasat insanlara nazaran çok hızlı oldukları ve uzun süre yaşadıkları için bilgilere çok çabuk ulaşabiliyorlar.
    Bu kişinin yazdığı kitaplarda, bir çok kur’âni bilgileri içermesi şaşırtıcı değil. Çünkü, Kur’an %100’e dayalıdır. Yani temel esaslarda %1’lik bir sapma,%99’u da götürür. İblis bunu bildiği için, mesela kitabın %90 ını doğru (Kur’an’a uygun) yazabilir. İnsanlar da bu doğrulara aldanıp, peşinden giderler.
    Bir örnek vereyim:
    “Namazın günde 5 vakit değil de, 24 saat olduğunu ve secdelere gerek olmadığını” söylüyor. Secde konusunda ne kadar emir olduğunu Kur’an’ı okuyanlar bilir.
    Bir de dikkat edilirse, senin de dediğin gibi, bazı konuları anlamak zor. Onun da amacı bu zaten. Kafa bulandırıp insanları kendine bağlamak.
    Bu kişi bir de: “Ben yokum” diyor. Bu da İblisin taktiği. İblisin insanları kandırırken, “Bu güç zaten sende var” deyip, kendisini gizler. Oysa bir çok fizikötesi gücü o ve yarımcıları verir insana.
    ————-
    “Yoksa İslâm Dini üzerinde düşünülmesi, araştırma yapılması dahası en doğruya yakının bulunması Kuran’ın emrettiği gibi fertler değil, reddettiği ‘Aracılar’ tarafından yapılmaya devam edecek.”
    Senin bu sözüne katılmıyorum. Aracıyı zorunlu kılan Allahtır. Peygamberler de dahil, aracısız, Allah ile irtibata geçemez. Mesela Cebrail AS. Peygamberleri başlangıçta eğitip Allah ile irtibata geçebilecek seviyeye getirir.
    Mesela sen, ben, okumayı yazmayı, bütün bilgileri bir aracılarla (Ana-baba, öğretmenler, alimler ( yazdıkları kitaplarla) öğrendik.
    Senin kasdettiğin, kötü aracılar ise, onlar zaten var, İblisin varlığından beri. Burak ÖZDEMİR Bu kitaplardaki bilgileri bir aracıdan aldı.

  3. Size teşekkür etmekle başlayacağım yorumuma, Rabbim ne yaratmış ve neye olması için izin veriyorsa mutlaka görünür ve görünmez sayısız yararları vardır biz kullarının eğitilmesinde.
    Eğer 24 saat namaz diyorsa bunu her an secdede olduğumuzu düşünerek yaşamayı öğrenmemiz içindir. Nasıl Levh-i Mahfuz’ta yüksekten düşerken 4-5 saniye içinde düşündüğünüz sizin içinde bulunduğunuz ruhsal seviyeyi gösterir diyorsa bizim de her an karşılaştığımız olaylarda Allah’ı aklımıza getirebilmemiz namazın en yüksek seviyesidir bu dönem için. Tekrar bütün bunları düşünmeme sebep olduğunuz için teşekkürler.

    • Zeki Diyor ki:

      4/NİSÂ-103 “… innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ.”
      “…Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.
      Eğer Allah “vakitleri belirlenmiş” diye açıkça belirtmişse, bunu değiştirmek hiç bir mahlukun haddine değildir. Donanın, bile. Zaten “mü’minlerin üzerine” diyerek, mü’min olanlara farz olduğu belirtilmiş. Mü’min olmayanlar, istedikleri gibi yapabilirler ibadetlerini..

  4. Levh-i Mahfuz (sayfa 176) ya göre her birey kendi gelişim seviyesinde Yaradan’la ilişki kurmakta özgürdür. Yeter ki huşu içinde Dona’dan gelen rahmete açılabilsin. ” Kimse kimsenin Rab’la buluşma yolunu yargılayamaz.” Ne mutlu size eğer huşu içinde O’na bağlandığınızı adeta sihirli halıya binmiş gibi olduğunuzu hissederek namazlarınızı kılıyorsanız. Ancak o duyguları yaşayanlar karşılarındakine saldırma hislerinden ve şeytana da bu şekilde davetiye çıkarmaktan uzak pozitif ortak noktalar üzerinde durur ve okuduklarını da daha iyi anlama sorumluluğunu taşırlar.
    Saygılarımla.

    • tuğrab Diyor ki:

      neden hep namaz kelimesi geçiyor namaz kelimesi farsça değilmi türk çesi dua demek değilmi salat edin diyorsa salat edin neden hağla namazı zorla inadına sığdırıyosunuz söyleyin namaz la hakkı bulamazsınız sevgi ile bulur sunuz sevmeden hiç birşey bulunmaz unutmayın gerçek sevenlerin sözü vardır ( yani nazı) vardır ayetler i iyi okuyun meallere bakmayın siz okuyun siz kendiniz çözmeye çalışın…..

  5. Zeki Diyor ki:

    “…Ancak o duyguları yaşayanlar karşılarındakine saldırma hislerinden ve şeytana da bu şekilde davetiye çıkarmaktan uzak pozitif ortak noktalar üzerinde durur ve okuduklarını da daha iyi anlama sorumluluğunu taşırlar.”

    Evet. Saldırma hisleri, şeytan (iblis) tarafından otomatik yayınlanan (radyo dalgası gibi) frekanslarla tetiklenmektedir. Mesela Burak Özdemir’in, çağdaş formatta yorumlama iddiasıyla Kur’an’a saldırması (Dolayısıyla diğer insanların yaşantılarına da saldırıdır bu.), hep şeytanın yaydığı frekanslardan etkilenme sonucunda olmaktadır. Hatta Burak Özdemir’in durumu, bu aşamadan daha ileri derecede. Şeytana “süper iletken kablo” ile bağlı. Direktiflerini, Burak Özdemir’in şah damarı yoluyla iletiyor. Ki o da, bunun şeytandan olduğunu, bu nedenle anlayamıyor.

    • duygu Diyor ki:

      kitabi bende aldm okudum samimi ama supheli mesela dikkatimi ceken nefse yuklenmeden o kadar rahatlatiyo ki e peki Allahu teala niye uyariyo bizi nefse ve seytana karsi?bu kadar.. bir digeri namazlarnda sana dua etmen gerektgni kim soyledi meselesi!Allahu teala da tam tersi namazlarnzda Allahin ayetlerini okuyunz buyuruyor,gercekten yeni nesle gore hazrlanms nefsimizi kabartcak bi kitap okumanizi tavsiye etmiyorum bu kitabi okuyan biri olarak

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: